1848 Nisan’ında Almanya’da isyan eden, 1851’de darbeye karşı çıktıkları için Paris’te tutuklanan, 1871 Paris Komünü’nde yer alıp yenilgi sonrası sürgünden payını alan ve 1897’de Brezilya’da kayıtlara geçen ilk anarşistler olan ayakkabıcılar; ve hatta Julius Caesar’ın (Sheakspeare) birinci perdesinde protestocu kalabalığa sokaklar boyu öncülük eden ayakkabı tamircisi, hepimizi “çizmeyi aşma”ya davet ediyor….
19 Ocak 2007
14 Aralık 2008
17-25 Aralık 2013
Dünyanın herhangi bir yerindeki bir insanın ömrü boyunca durmaksızın çalışsa kazanamayacağı para, günün birinde “birilerinin” evinden ayakkabı kutularının içinde çıktı. Milletin vekili, bakanı olan “birilerinin” evinden… Buna tanıklık eden bir ülkede, neler olması beklenmezdi ki? Fakat hiçbir şey olmadı.
13 Mayıs 2014
28 Ekim 2014
18 Aralık 2016
Türkiye’de artık rutinleşen bombalı saldırılardan birinin ertesi günü… Bir yanda, asla nedenini bilmedikleri bir savaşta, zorunlu askerlik göreviyle ölmeye mahkûm edilmiş gencecik insanlar. Diğer yanda kandan, ölümden beslenenlerin siyasetine “vatan sağolsun” demeye mahkûm edilen emekçi aileleri… Bu aileler, tek ayakkabıyla idare etmek zorundadır çoğu zaman. Hele ki söz konusu olan anneyse ve bu anne de ev kadınıysa ikinci bir ayakkabıya hiç ihtiyacı olmayacaktır. Şehime Döngel de bu kadınlardan biriydi. Savaş politikalarının bir sonucu olarak evladını kaybeden nice anneden biri. Eksi 2 derece soğukta, oğlunun cenazesini uğurluyordu. Ayağındaki ayakkabıların hâli görülünce, önce havluyla sardılar ayaklarını, sonra bir bot alıp giydirdiler. Soğuğun çok farkında değildi belki ama neticede devlet, bir kez daha “devletliğini” göstermişti.
İşte, 21. yüzyıl Türkiye’sinden ayakkabı manzaraları. Daha şirin hikâyeler de anlatılabilirdi elbette. Yatılı okullarda ayakkabıların içine su konarak yapılan şakalardan veya düğün günü gelin evinden çıkarken damadın ayakkabılarını saklayıp bahşiş isteme geleneğinden… Olmadı.
“Çizmeyi aşmak”
İsyan ve Caz,
Eric Hobsbawm,
Çev. Işıtan Gündüz,
Yordam Kitap, 2. Basım,
Eylül 2016.
Çizmeyi aşmak deyimi, Antikite’den Sanayi Devrimi’ne kadar pek çok ülkede ayakkabıcılara sınırlarını bildirmek üzere kullanılmıştır. Bu deyim, resmî eğitimden geçmiş kişilere bırakılması uygun görünen konularda ayakkabıcıların görüşlerini açıklama eğilimine dikkat çeker. Eric Hobsbawm’ın derlediği Sıra Dışı İnsanlar kitabında yer alan bir makalede, yüzyıllar önce farklı coğrafyalarda yaşanan toplumsal kalkışmalarda radikallikleri ile ün salan ayakkabıcılar anlatılır. Peki, hem Avrupa’da hem de Brezilya’da öne çıkan isyancıların ayakkabıcı olması nasıl mümkün olmuştu?
Her meslek, o mesleği icra edenleri şöyle ya da böyle etkiler… O çağda ayakkabıcıların da mesleklerinden etkilendiği söylenir. Çoğunlukla yalnız çalışma zorunluluğu, onları “derin düşünen ve katı” bireyler hâline getirmiş olabilir. Ayakkabıcılar, bütün gün bir sandalyede oturup deriyi ayakkabıya sarar ya da ayakkabının topuğuna son derece monoton bir biçimde vururlardı. Dolayısıyla kafası durmadan metafizik, siyasal ve teolojik konular arasında dolanır, “çizmeyi aşma” ikazının hakkını verirdi.
Ayakkabıcıların düşünsel alanda etkinliklerini artırmaları, ayakkabıcılığın fiziksel açıdan çok fazla uğraş istemeyen bir zanaat olmasıyla açıklanabilir. Bunun yanı sıra, gezgin ayakkabıcılık diye de bir kol vardı. Birbiriyle bağ hâlinde olan gezgin ayakkabıcıların olması ve bu gezgin ayakkabıcıların ziyaret ettikleri her atölyede mesleğin sorunları ve olan biten günlük hadiseler hakkında konuşmaları kendilerine has bir kültür oluşturmalarını sağladı. Esasen, fiziksel gücün fazla harcanmamasına bağlı olarak, bulundukları çevrenin ufak tefek, cılız, bedensel engelli çocuklarının bu zanaata yöneldikleri görüldü. Öyle ki, o dönemde tarım işçileri bile en alt rütbeli denizci olarak askere alınırken ayakkabıcılar (ve terziler ile nalbantlar) askere alınmazdı. Yaşıtlarıyla bedensel açıdan rekabet etmeleri olanaksız olan bu zayıf çocuklar, başka türlü bir saygınlık kazanmak için güdülendi: entelektüellik… Hatta Gorki, yapıtlarındaki karakterlerden birini, “Pek çok ayakkabıcı gibi, bir kitabın büyüsüne kolayca kapılıyor” diye betimlemişti. Mesleğin kitap taşımaya ve okuma yazmaya elverişli oluşu türünden nesnel koşulları, meslek sahiplerinin sosyo-ekonomik koşullarıyla birleşince radikallik neredeyse kaçınılmaz oldu. Örgütlü loncaların ve sendikaların dağıldığı zamanlarda dahi, ayakkabıcılar bağımsızlık ruhuna sadık kalarak grev ve eylemlere büyük bir katılım gösterdiler.
Eric Hobsbawm ve Joan Scott, birlikte yazdıkları makalede daha pek çok heyecan verici etmene değinmekte. Ancak, daha heyecanlı kısmı belki de bu tür ayakkabıcıların hâlâ var olduğuna ilk elden şahitlik etmemiz… Makalenin yazarlarından biri, İskoçyalı bir ayakkabıcıdan aldığı Marksizm derslerini bugün bile anımsadığını söylüyor.
Ayakkabının sembolik bir anlam taşımadığı bir ülkede yaşıyor olsaydık eğer, bu çalışma keyifli bir okumadan ibaret kalırdı. Fakat olmadı.
1848 Nisan’ında Almanya’da isyan eden, 1851’de darbeye karşı çıktıkları için Paris’te tutuklanan, 1871 Paris Komünü’nde yer alıp yenilgi sonrası sürgünden payını alan ve 1897’de Brezilya’da kayıtlara geçen ilk anarşistler olan ayakkabıcılar; ve hatta Julius Caesar’ın (Sheakspeare) birinci perdesinde protestocu kalabalığa sokaklar boyu öncülük eden ayakkabı tamircisi, hepimizi “çizmeyi aşma”ya davet ediyor….
Günnur Aksakal